Öykülerim
NAZENDE

Tam zamanıydı toprağa bir evlat vermenin… Hava ılıman ve henüz ölmeye yaklaşmamışken mevsim, bir ıhlamur ağacı dikmenin tam vaktiydi. Topladı çoluk çocuğunu kunduracı Salih Usta. En ufak ve ona en çok benzeyen oğlu boyundan büyük, artık inzivaya çekilme vakti çoktan gelmiş, sivri yeri paslanmış olan kazmayı tutuyordu. Ortanca kızı kırmızı benekli, anasının daha yeni diktiği eteğin hemen hizasında taşıyordu can suyunu. Büyük oğlu aksiydi azıcık, dedesine çekmişti huyu. Ne gerek vardı şimdi ıhlamura. Sevmezdi de zaten. Ama yine de ses çıkaramadı babasına. Saygısı sonsuzdu elhamdülillah.
Salih’in bir saatlik arayışı sonunda bitmişti. Dört tarafı dağlarla çevrili geniş, düz bir arazide durdu. Hevesli hevesli kendine bakan oğlundan kazmayı istedi ve ucunu sertçe toprağa batırıp “İşte buraya dikecez.” Dedi. “Ihlamurun yeni yuvası burası olacak. Sonra çocuklarının gözlerinde de aynı heyecanı görmek istedi. Sırayla sordu: “Ne koyalım ismini?” Oğlanlar burun kıvırdı. “Kız işi” deyip gereksiz buldular bu arayışı. Ama kızı büyük bir heyecanla cevap verdi. ”Nazende” dedi. ”Bebeğimin adını koyalım atacım! Lütfen lütfen!” Kırmadı babası. Can suyunu verene kadar bildiği bütün duaları okuyarak ekti Nazendeyi yumuşak toprağa. Elleriyle bastırdı kenarlarını. Canından kanından büyük bir hevesle yaptı bunu. Yeni doğan bir bebek gibi sevdi dalında duran iki yaprağı.
Güneş batmaya yaklaşmıştı artık. Veda vakti güneşin dağların arasından kayıp gidişiyle hissettiriyordu kendini. Hepsi durup beş dakika Nazendeyi seyrederek dinlendikten sonra veda ettiler ona. Ve ondan sonra ki günlerde hep yaptıkları gibi…
Salih’in kızı güneş batana kadar Nazendenin yanında oluyordu. Bazen sadece yanına oturup avuçlarını çenesine dayayarak iri gözlerle ona bakıyordu. Dakikaları sayıyordu. Çocukça bir masumlukla dakikalar geçtikçe büyüdüğüne inanıyordu. Suyunu bütün toprağa yayarak döküyordu, sanki bir tarafına dökmese susuzluğu dinmeyecekti kara toprağın. Bir de gönülden bir şeye inandı küçük kız. Saçlarını Nazendenin boyuyla uzattı, “gel ucundan azıcık keselim.” Diyen koca yaşlı teyzelerden kaçtı durdu. Bir dost gibi sallandı dallarında saçlarını uçurup yapraklarına değdirmeye çalışırken.
Aradan uzun yıllar geçtiğinde bir buluşma yeri olmuştu Nazende. Derdi olanların kendisiyle, sevdiği olanların yareniyle kavuştuğu yer. Çocukların, gençlerin içlerinin heyecanıyla ve bazen de yaralarıyla olgunlaştı ıhlamurun çiçek kokan dalları. Ne ayrılıklar gördü, ne vedalar…
Sessizce ağladı dökülen yapraklarında da kime onu fark etmedi. Üzerine tırmanan minik yavruların neşesinde yaşadı. Bir gün yırtık çarıklı ayaklarını eksik bıraksalar kollarından, oğlunu kaybeden bir ananın saçlarının ağarması gibi kuruttu kendini.
Düğünler gördü, çalgılı çengili. Duvağı örtülü, elleri kınalı gözünde yaşlı gelinlerle; oynamayı beceremeyen bıyığı yeni terlemiş damatlar… Köklerinin üzerinde çalan davullara eşlik edilen halaylar… Bazen bir silahın sesiyle çocukların sığındığı yuva oldu gölgesi.
Belki bin kez izledi güneşin doğuşunu batışını. Güneşin yakıp kavurduğu elleri, ayakları, başları gölgelemeye siper oldu.
Mayıs ayının ortalarında şifa oldu, boğazı acıyan yediden yetmişe tüm bekleyenlerine.

Bir ara doksanında Salih öldü, başucu ona mezar oldu. Ne üzülmüştü ama üzerine toprak atıldığını görünce. Herkes gidince yapraklarını dökerek örttü onun üstünü. “Ah Nazendem, ne güzel kokarsın. Kup kuru bir topraktan çıkıp nasıl böyle kokarsın? İnanmayan taş olsun Mevla’ya!” derdi hep. Hiç unutmadı Nazende onun sesini. Dallarına konan güvercinlerin kanat çırpmasında dinledi tekrar tekrar…
Üzerinde uçuşan kuşların sayısınca yaprakları kaldığı bir mevsimde karşı köyde bacası tüten dumanların sıcaklığını hissederek ısınmaya çabalıyordu. Ekim ayında, kestanelerin ağzını açmaya başladığı bir gündü. Beli kalın kadınlarla, saçları ağarmış birçok adam kestane toplamaya adamıştı kendini. Sanki kış güneş batmadan gelecekmiş gibi bir an önce evlerine gitmek için çabuk çabuk iş yapıyorlardı. O sırada Nazende ayaklarının dibinde bir adam gördü. Salih’in en büyük oğluydu bu. Bir eliyle baltanın sapını iyice kavramış diğer elini beline dayamış, Nazendenin kuruyan gövdesine bakıyordu. Arkasına geçti, sağında durdu, solundan inceledi. En sonunda çatılı olan kaşlarını gevşetti. Baltayı sıkı sıkı tutup vuracağı yere bakmaya başladı. Babasının dualar okuyarak diktiği ağacı hayvansı bir ses çıkararak baltayla güçlü bir vuruş yaptı. Nazendenin üzerinde duran kuşların hepsi aynı anda kanat çırparak havalandı. İkince kez aynı yere baltayla vurunca Nazendenin dökmeye kıyamadığı birkaç yaprağı yere düştü. Sırayla üç, dört, beş, on,,, Ve sonunda soluğu kesilen Nazende Salih’in mezarının üstüne devrildi. Adam hesaplamalarını yanlış yapmıştı. Çok sinirlendi, az önce devirdiği ağacın gövdesine hızlı bir tekme attı. Birkaç ince dalına gücü yetti, kırdı parçaladı. İyice sinirini aldıktan sonra “yarın öbürkü gün hallederim artık.” Diyerek terleyen alnını kolunun tersiyle sildi. Güneş batmak üzereydi, hızlı adımlarla iki odalı baba evine doğru yol aldı.

İki üç gün geçmişti ki Nazendenin ince dalları kalın dallarını yakmaya adım olmuştu. Altında durup onu koklayan tüm insanların ruhunda bahar mevsimini yaşatan o ağacın kokusu şimdi, sobanın metal kovasında yanıp tutuşuyordu. Isıtmasına ısıtıyordu evvela ama yanan odunların sesi huzur vermiyordu bu sefer. Adeta “dikin beni vatanıma!” dercesine bağırıyordu küle dönen her parça. Üzerindeki kuzinenin suyunu kaynatıp taşırıyordu. Sobanın üzerine düşüp “cısss” sesi çıkartan her su tanesi buharlaşıp ölüyordu.
Yanan parçaların her birinin en ücra köşesine saklanan anılar yok oluyordu. Dallarından kopartılan ıhlamurlar, altında serinleyen başlar, buluşan âşıklar… Şimdi birer kar tanesi gibi eriyordu kozun içinde. Lakin tutsanız avuçlarını delerdi alevinden. Şimdi artık henüz ölmeyen anıların mutlu köşelerinde bedensiz yaşayacak Nazende. Bir çocukluk anısında, unutulmamış bir hatırada ya da bir fincan kahve gibi belki kırk yılda bir, belki hiç hatırlanmayacak. Lakin toprağa “al bu da senin dilin olsun” desek evladına hep sahip çıkacak. Nazendenin Salih’e devrilişi gibi…

instagram: gulbesekeer

Yazar Hakkında

Fatma Betül ODABAŞ

Yorum Yap