Betül Odabaş,  Öykü,  Yazarlar

TIRNAKÇI

Üzerinde siyah montu, gözünün üstüne ve altına simetrik biçimde çektiği göz kaleminin bakışlarına sinen siyahlığıyla attı kendini evden genç kız. İki odalı evlerinde bunalmıştı, sürekli yürüdüğü sokaklarda adım atma fikri bile özgürlük gibi gelmişti ona.

Kulaklığını taktı ve tırmanması gereken yokuşu hissetmemek için hareketli bir şeyler açtı, hep yapardı bunu. Yokuşun başına geldiğinde ritme ayak uydurmak için dinlendirmediği bacaklarının acılı sesini duyar, nefeslenirdi kenarda. O gün de öyle yaptı.

Aklına ne kadar az parayla evden çıktığı geldi. Cebinde on lirayla kendini güvende hissetmedi bir an. Sanki ensesinde bir anda bir alacaklı belirip hesap soracakmış gibi hissetti. Kimseye borcu yoktu da yoktu, hatta alacağı vardı dünyadan. Matematiğine de güvenmediği için, aldığı ürünler on lirayı geçer de arkada bekleyen müşterilere rezil olurum diye markete girmeyi çoktan reddetti kafasında.

Bu ara zihninde çok şeyi tasarlayıp reddediyordu zaten. Yeni işler aramayı, tırnak yemeyi bırakmayı ve yaprak sarması yapmayı denemeyi. Sanki içine sinmiş seksen altılık bir teyze her defasında ömrünün sonuna gelmiş yaşlılık bitkinliğiyle oturtuyordu onu yerine. “Yapacaksın da ne olacak!” diye azarlıyordu bir de. Bazen okuduğu kitaplardan bile bir şey öğrenmeyi reddediyor, satırlardan alıntıladığı kelimeleri hayal dünyasına katmak için kullanıyordu sadece.

Yürümek iyi gelmişti biraz, içerideki yaşlı, beşiğinde sallanarak uyuyor gibiydi o yürürken. Kız, yalnız yürümenin tek olumsuz yanı bu herhalde, dedi. “Düşünmek.” Annesiyle ya da kardeşleriyle konuştuğunda derin derin düşünmesi gereken hiçbir şey olmuyordu. Genelde yağlı tencereleri nasıl yıkayacağını düşünüyor, kardeşinin matematik sorularına kafa yoruyordu. Kahvaltıda yumurta yemek isteyip istemediğini anlamaya çalışıyordu, sonra bir de babasının neden her gün tavla oynadığını.

Oysa şimdi öyle değildi, tekti ve içine dönmesi gereken konular var gibiydi. Neden bir roman karakteri olarak yaşamadığını, vücudunda canlanan bir kanser hücresi olup olmadığını, annesiyle babasının dışarda eleştirdiği kişilerin huylarına sahip olduğunu düşünüyordu. Bunlar yine katlanılabilir şeylerdi. Tahmin edilebilir sebepleri ve sonuçları vardı.

Katlanamadığı konular genelde keşfedilmemiş bilime duyduğu merak ve ölümden sonrasının bilinmezliğiydi. Genelde hep bunlarla ilgili hayaller ve senaryolar kurardı kafasında.

Üzerinden atlayıp geçtiği bir otun “bir şey yapılamaz” denen hastalığının şifası olduğunu düşünürdü,  yaprakların konuşabildiğine inanırdı. Gelecekten gelen biriyle karşılaşma ihtimallerini hesaplardı. Gizli bir geçit bulup evrenin sırrını keşfettiğine inandırırdı kendini. Önemli biri olduğunu tekrarlardı içinden, milyarlarca insandan farklı bir özelliği olduğunu söylerdi. Yine içinden. Yüz yıl sonra çoktan toprak olmuş olacağını düşünürdü, ileride neleri görmeyi kaçıracağını tahmin etmeye çalışırdı. Düşünmemeye çalışırdı ama bazen inandığı dinle ilgili sorgulamalar yapardı, sonra tövbe ederdi hemen.

Bir anlık kararla ananesine gitmeye karar verdi. Yaşlılarda sevdiği bir özellik vardı, başuçlarında durup onları dinlemeyi seviyordu. Ne anlatırlarsa anlatsınlar dinlerdi. Gelecekten mesaj verdiklerini düşünürdü.

Hemen telefon etti ananesine, gözlerinden öpe öpe çağırdı kadın torununu.

Kapısına geldiğinde biraz pişman olmuş, evdeki kitabını özlemişti genç kız, ama çaldı zili. İçeriye girdi, üç beş sohbet, bıçak ucuna batırılıp yenilen elma ve klasik gündüz kuşağı programlarının dedikodusundan sonra ayrıldı yanından. Bir dahakine daha erken gelmek koşuluyla yolladı yaşlı kadın torununu, keşke kalsaydın da dedi sitemle.

Eve çok uzaktı ananesinin evi. Gelişte yürüdüğü yetmiyormuş gibi dönüşte de yürümeye karar verdi.

Bir kırtasiye önünden geçerken kardeşinin balon istediği geldi aklına. On lira her balonu almak için yeterdi. Kendini iyi hissetti, hala sahibi olabileceği bazı şeyler vardı.

Dükkâna girdi, balon istedi, “ne kadar?” diye sordu.

Bir lira, dedi adam. Sanki cebinde tomarla para varmış da en küçüğü buymuş gibi gülümseyerek ve düzgün diksiyonuyla;

Buyurun, dedi. On lirayı uzattı. Rol yapıyordu tanımadığı bir insana. Aklından az önce geçenleri hiç düşünmüyormuş gibi yapan sıradan insan rolü.

Bozuk yok mu, dedi adam.

Yok, dedi. Hakikatten yok sanıyordu. Kâğıt beş lira verdi adam, dört lira bozuk vereceğini söyledi. O sırada astarın altına sıkışmış bir lirayı fark etti kızcağız. İnce ses tonunu bükerek “burada bir lira buldum,” dedi.  On lirasını geri aldı, balonu çantasına koydu, çıktı kırtasiyeden. Çıkarken iyi akşamlar demişti ama cevap vermedi kimse, incindi ama aldırmadı. Zaten dua bile niyetine geçmeyen bu laf yüzünden mi iyi olacaktı akşamlar?

Kafasının içinde kurduğu her şey, dalgalı bir denizin durgunlaşmasını andırıyordu. Karnı acıkmıştı çünkü. Canı tatlı yemek istedi. Çikolata tüm liseli kızların sevimliliklerine katmaya çalıştığı bir yaşın sembolü gibi görünse de, onun gerçekten bir vazgeçilmeziydi. Bunun adı bir bağımlılık olabilirdi ancak ağladığında çikolata sakinleştirici bir işlev görüyordu.

Şimdi de ağlayacak gibi hissetti kendini. Tüm bu yalnız yürüyüş ve yorulduğunu hissetmeden attığı adımlar ruhuna ağır gelmişti. Bir şeyler yemesi zorunlu hale gelmişti, çikolatalı bir şeyler. Markete girdi, sevdiği çikolatayı aldı ve kasaya doğru ilerledi.

Önünden hızlıca geçip sırasını kapan kadını umursamadı. Herkes kendi vaktine koşuyordu bu dünyada. Sıra ona geldiğinde, çoktan çantasından cüzdanını çıkarmış elinde tutuyordu. Kasiyer ürünü okuttuğunda parayı vermek için cüzdanını açtı. O an dehşete düştü. On liranın hemen yanında büzüşmüş bir beş lira fark etti. Kırtasiyecinin ilk başta verdiği beş lira olmalıydı bu. Dışından oflamamaya çalışarak sağlıklı düşünmeye çabaladı. Onca yolu geri mi dönecekti yoksa erteleyecek miydi? Az önce annesi aramıştı üstelik, eve gelmek üzere olduğunu da söylemişti.

Böyle basit konularda bile terliyordu işte. Marketten çıktı. Sonra nasıl olduysa düşünmekten vazgeçip hızlı adımlarla kırtasiyeye doğru yürümeye koyuldu. Zihninde soru baloncukları uçmaya başlamıştı. Adamın fark ettiğini düşünüyor, arkasından konuştuğunu hayal ediyordu. Yoksa o an anlamıştı da ondan mı iyi akşamlar dememişti? Ne rezil bir insanım, işte ancak bu kadar bir insancığım, dedi kendine.

Aklından geçenler yürüdüğü sokağın ayrıntılarını çoktan yok etmişti. Evleri, dükkânları, yürüyen insanları, batmakta olan güneşi, henüz aydınlık sokaklara loşluk veren sokak lambalarını, aç kedileri ve dilencileri, betonlarla savaşan ağaçları…

Köşeyi dönmek istedi. Yeltendi. Kırmızı bir araba… Daracık sokakta uzunları yakacak kadar kör sarhoş bir adam… Kaldırımı aşan hızlı bir teker… Bağırmaya fırsatı olmayan bir kız… Biraz sonra aynı kaldırımdan aşağıya akan araba kırmızısı bir kan…

Onu son görenler, hızlı adımlarla gittiği sokağı gösterince nedenini anlayamadı annesiyle babası. Girdiği marketteki kasiyerlerle konuştular, ananesinde bir şey mi unuttu acaba diye merak da ettiler. Ama anlamadılar.

Ertesi gün sabah uyandığında aydınlanma geldi kırtasiyeciye. Yatağın içinde gözlerini ovuştururken hatırlayıp “vay seni tırnakçı, beş lira için değer mi be!” dedi. “Ne hale düştü memleket!”

Oysa hiçbir şey sandığı gibi değildi, ney sandığımız gibiydi ki?

 

Bir yorum

  • SERKAN BULUT

    Sonu çok üzdü.Akşamları tv’de 20-30 saniye gösterilen, gazetelerin renksiz sayfalarını dolduran o 3. sayfa haberleri varya hah işte onların arkasında türlü dramlar türlü hikayeler var.Kaçımız bunu biliyor, kaçımız bunu hissediyor…

SERKAN BULUT için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir