Öykü
KLAVYELEŞMİŞ KINAMALAR

Güneşli bir günün sabahında, bir adam odasında ki tüm dağınık kıyafetleri, boş kutuları ve çöpleri yararak banyoya koştu. Çok geç kalmıştı. Elini yüzünü aceleyle yıkadı, eliyle dağınık saçlarını düzeltmeye çalıştı. Tekrar odasına döndü. Hemen üzerine geçirebilecek bir tişört buldu ve etrafına bakındıktan sonra çekmecenin en alt rafından küçük bir paket uyuşturucu çıkardı. Temkinli bir şekilde pantolonunun arkasına yerleştirdi. Evden çıktı. Hızlıca yürümeye başladı
. Harap bir binanın önüne geldi.. İçerde ona bakan bir yüz olduğunu gördü. Doğru adrese gelmiş olmalıydı. Bir süre önünde bekledi ve sağını solunu kontrol ettikten sonra içeri girdi. Leş gibi toz toprak vardı ve rutubet kokuyordu burası. Bir an önce işini halledip çıkmak istiyordu. İkinci kata çıktı. Kırılmış tuğlaların ve bir tarafa yığılmış demirlerin ortasından geçerek esmer, 1.75 boylarındaki çocuğa doğru yürüdü. En fazla 18’inde olmalıydı. Ona rağmen gözlerinin altında ve burnunun uç kısımlarında morluklar vardı. Boş bakıyordu ve ellerini kollarını nerede tutacağını bilemeyen bir hali vardı. Dağınık saçlarına rağmen iyi bir giyimi vardı. Zengin olmalı diye düşündü adam, iyi para çıkar bu veletten dedi. “Getirdin mi?” diye sordu çocuk, titrek ve sabırsız bir sesle. Adam sağını ve solunu kontrol etti. “Sen paradan haber ver” dedi pis bir gülümsemeyle. Çocuk elini cebine attı. Bir yüzlük iki onluk çıkarıp uzattı. Adam memnuniyetsiz bir tavırla hayal kırıklığına uğradı. “Bir dahakine bu kadar ucuza vermem” dedi ve zehri çocuğun avuçlarına koydu. Çocuk poşeti hızlıca açıp zehri içine çekti.
Adam arkasını döndü yürümeye devam ediyordu ki karşı pencereden bir adam dikkatini çekti. Elinde telefon vardı, resmini çekmiş olmalıydı. “Allah kahretsin!” dedi. Hızlıca merdivenlerden ineceği sırada az önce kendisine zehir verdiği çocuk yere düşmüş, ağzından köpükler saçılarak titriyordu. Aklından sadece bir saniyeliğine yardım etmek geçti. Durdu, düşündü ama sonra vazgeçti. Koşarak binadan çıktı. Kendini hemen kalabalık caddeye attı. Kaçmalıydı. Eğer adam o resmi polise verirse rahatlıkla onu yakalayabilirlerdi. Nereye gitmeliydi, ne yapmalıydı diye düşünürken yorulduğunu hissetti ve bir banka oturdu.
Eliyle yüzünü kapadı ve sessizce düşünmeye başladı. O sırada yanına genç bir kadın oturdu. Telefonla uğraşıyordu. Aldırış etmedi. Kısa bir süre sonra kadının üst üste fotoğraf çektiğini fark etti. Elleriyle yüzünü açtığında kadının kendi fotoğrafını çektiğini gördü. Ne yapıyorsun sen diyemeden önünde eşofmanlarla olduğu yerde koşu hareketi yapan başka bir adam fotoğrafını çekmeye başladı. Onun arkasından sırt çantalı bir kız, ellisinde bastonlu bir dede ve yavaş yavaş caddedeki tüm insanlar… Adam ne olduğunu anlayamamış şaşkın şaşkın etrafa bakıyordu. “Ne yapıyorsunuz siz!” diye bağırdı gırtlağında ki damarlar belli olana kadar. “Hayır, bu imkânsız.” dedi. Ama hiç kimsenin ağzından tek kelime sözcük çıkmıyor, İnsanlar telefonlarının deklanşör tuşuna basmakla meşgul oluyorlardı. Ardından parmaklarıyla hızlı hızlı bir şeyler yazıyorlardı.
Adam arkasına bakmadan koştu. Bir koridor gibi insanlar etrafını sarıyor ve resmini çekiyorlardı. Ne olup bittiğini çözememişti. Telefonunu çıkardı cebinden. Tonlarca e-posta, mesaj ve sosyal medya üzerinden etkileşim gelmişti. Ve mesajların içeriği hemen hemen aynıydı. “O çocuğu sen öldürdün, lanet olsun sana!”, “Sen iğrenç bir katilsin!” , “Kınamaların en büyüğüne layıksın, seni cani!”…
Bu kadar çabuk nasıl yayılmıştı diye dehşete düştü adam. “Ne yaptığımı biliyorlarsa, niçin saldırmıyorlar bana?” dedi kısık sesle. Bir yandan etrafını insanlar sarmaya devam ediyordu. Durdu ve korkuyla insanları seyretti. Konuşmuyorlardı, mimiklerinde hiçbir tepki yoktu. Fotoğrafını çekip sadece bir şeyler yazmakla meşguldüler. Kafasını eğip birinin telefon ekranına baktı. İsmine açılmış hastag üzerinden küfürler ediyordu. Sırayla diğer insanların telefonlarına da göz gezdirdi. Her yerde onun resmi vardı. İnsanlar birbirlerine onun resmini gönderip hakaretler, kınamalar yağdırıyordu. Polis çoktan peşime düşmüş olmalı diye düşündü.
Koşarak bir taksiye bindi ve aklına gelen ilk güvenli yer olan evinin adresini verdi. Taksici adam onun yüzünü gördükten sonra telefonunu çıkardı, fotoğrafını çekti ve birkaç satır bir şeyler yazdı. Adam tepkisiz kalmış ve dehşete düşmüştü. Hemen taksiden indi ve arkasını kontrol ede ede koşmaya başladı. Onu gören insanlar duruyor ve telefonlarına sarılıyorlardı. Koştukça daha çok koştu, kan ter içinde kaldı. İnsanların olmadığı yerden ara caddelerden evine hızla ilerledi. Apartmanının önüne geldi, anahtarı deliğine ikinci uğraşında sokabildi. Merdivenleri hızla tırmandı, bu sefer kapısını ilk denemede açmayı başardı. İçeri girdi. Yaptığı ilk iş yorganın altına girip “hayır bu bir kâbus” deyip sayıklamak oldu. Tekrarladı tekrarladı ve kendini bir türlü inandıramadı.
Aradan saniyeler geçmişti ki bir polis kapıyı kırarak içeri girdi. Adam kaskatı kesildi. Polis yorganın altında bütün gün yaşadığı olayları sindirmeye çalışan adamı ayağa kaldırdı, ellerini kelepçeledi ve evden çıkardı. Kimse konuşmuyordu. Kafası eğik bir şekilde polis arabasına bindirdi. “Herkes bana bakıyor.” olmalı diye düşündü ve utanç duydu. Adam arka koltukta iki polisin arasında anlamsız gözyaşları döküyordu. Polis karakolunun önüne geldiğinde arabadan indiler.
Adam iki yanında polisle birlikte yürürken insanların iki yüz metre öte de arabanın içindekilere mendil satan çocuğun fotoğrafını çektiklerini gördü. Aynı şekilde mimiksiz, sözsüz ve sessiz…
Defalarca aynı fotoğrafı çekiyorlardı ve belki de defalarca kez aynı kelimeleri yazıyorlardı onun hakkında. Ama durmadan yazıyorlardı. Yazmasını bitiren yürümesine devam ediyordu. Bağırmak geldi içinden ve öyle de yaptı: “Buradayım işte! Yüzüme vurun suçumu, söylemek istediğiniz ne varsa söyleyin! Durmayın hadi! Yazmayın artık konuşun!” dedi. Ama kimse onunla ilgilenmiyordu. Sadece dönüp bir kız çocuğu baktı ona şaşkınlıkla. Diğer bütün insanlar mendil satan çocukla ilgileniyorlardı.
Uzaktan ve tuşlarla…

Yazar Hakkında

Fatma Betül ODABAŞ

Yorum Yap